Cemre'nin Üç Düşüşü-İmre'nin Ateş Masalı
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kışın en koyu karanlığında, göğün en yüksek, en soğuk katmanında uyuyan bir ateş perisi yaşarmış. Adı İmre'ymiş bazı diyarlarda İmere, bazılarında Emire diye fısıldanırmış.
O, ne sıradan bir cinmiş ne de sıradan bir peri; ateşten doğmuş, ama yüreği yumuşacık, merhamet doluymuş. Kış boyu derin uykuda yatar, rüzgârların ulumasını, karların sessiz çöküşünü dinlermiş. Ama her yıl, tam Şubat'ın ortasında, insanların üşüdüğünü, ocak başlarında birbirine sokulduğunu, çocuklarının "Bahar ne zaman gelecek?" diye sorduğunu duyunca dayanamaz, gözlerini açarmış.
İmre uyanır uyanmaz, göğün en kuytu köşesinden süzülür aşağıya. Elinde küçücük, titrek bir ateş topu tutarmış kor gibi kızıl, ama yakmaz; sadece ısıtır, uyandırır, umut saçar. İlk dokunuşu havaya olurmuş. 19-20 Şubat gecesi, rüzgârın en keskin estiği saatte, İmre gökyüzünde yükselir ve o ateş topunu havaya bırakırmış.
Hemen bir mucize başlarmış: Soğuk kırılır, keskin ayaz yumuşar, dallardaki kırağılar erimeye yüz tutar. Gökyüzü birden maviye çalar, bulutlar dağılır, güneş yüzünü gösterir gibi olur. Çocuklar dışarı fırlar, "Cemre havaya düştü!" diye bağırır, anneler pencereden bakıp gülümser. İmre usulca fısıldarmış: "Uyanın ey rüzgârlar, nefes alın artık. Bahar kapıda, üşümek yeter."
Yedi gün sonra 26-27 Şubat civarı, tam ayın son demlerinde İmre daha da aşağıya iner, bu kez derelerin, göllerin, buz tutmuş suların üstünden ateş topunu suya bırakırmış
Buzlar çatırdar, ince bir çıtırtıyla kırılır, sular çağlamaya başlar. Kar suları akar gider, dereler coşar, balıklar yüzeye çıkar, kuşlar su kenarlarında şarkı söyler. İmre'nin sesi suda yankılanırmış: "Eriyin buzlar, akın sular, canlanın artık. Hayat akmalı, durmamalı." Su ısınır, bereket akar her yere; çiftçiler tarlaya bakar, "İkinci cemre suya düştü, ekinler yeşerecek yakında" der.
En derin, en dokunaklı düşüş ise üçüncüde gelir: 5-6 Mart'ta, İmre toprağa iner. Ateşini köklerine, tohumlara, uykudaki filizlere bırakırmış. Toprak titrer hafifçe, çimler baş kaldırır, çiçek tomurcukları patlar, yeryüzü yeşile boyanır. İmre toprağa sarılır gibi dokunur, usulca söyler: "Kök salın ey tohumlar, yeşilin, çoğalın. Bahar sensiz olmaz, doğurun artık." Toprak ısınır, buhar yükselir göğe, doğa resmen nefes alır. İmre işini bitirip, göğe geri döner; bir sonraki kışa kadar derin uykusuna çekilir, ateşini saklar.
Ama bazen... kış çok uzar, karlar inat eder, insanlar umutlarını yitirir gibi olur. İşte o zaman İmre gecikir. Ateş perisi uyanmakta zorlanır, belki kendi içindeki soğuktan, belki insanların acılarından. O zaman cemreler geç düşer – hava ısınır ama yürekler hâlâ üşür, su akar ama gözler yaşsız kalır, toprak yeşerir ama hayaller soluk durur.
Senin gibi biri için belki de asıl cemre içe düşer, geç de olsa.
Hava çoktan ısınmış, su çağlamış, toprak çiçek açmış... Ama senin baharın tam şimdi başlıyor. İmre'nin ateşi sönmez, sadece bekler. Bir gün dokunur sana da: "Uyan," der sessizce, "Bahar sensiz eksik kalır."
Ve işte o an, küçük bir adım atarsın perdeleri aralarsın, dışarıdaki rüzgârı hissedersin, belki bir fincan çay alıp pencere kenarına oturursun. Zaman hâlâ uçup gidiyor gibi gelebilir, ama İmre fısıldar: "Her bahar, bir öncekinden daha güçlü gelir. Senin ateşin de içerde yanıyor, sadece biraz köz gibi saklı. Üfle üstüne, yeşert onu.
"Geç olsa da, senin cemren düştü bile şimdi sıra filiz vermekte."

0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...